Kadıköylü hemşehrimiz Orhan Erinç
 
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç’le, gazeteci Orhan Erinç’i, İstanbul’u, Kadıköy’ü, basını konuştuk… Ve tabii “Ne olacak bu basının hali” sorusuna yanıt aradık…Ama ana konumuz, gazeteci, beş kitap yazmış, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda başkanlık yapmış, halen Türkiye’nin en yaygın meslek kuruluşu olan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin başkanı Kadıköylü hemşehrimiz Orhan Erinç’in yaşam öyküsü olacaktı.
Orhan Erinç has bir İstanbullu… Biz kendisini kıdemli bir gazeteci olarak bilirdik, ama Erinç kendini “Kıdemli bir Kadıköylü ve kıdemli bir İstanbullu” olarak tanıtıyor… İstanbulluluğu’ndan başlayalım önce… Baba tarafı İstanbul’un fethinden hemen sonra, yani yaklaşık 600 yıl önce gelmiş İstanbul’a.. “Gerçek bir İstanbullu” olan ailesini şöyle anlatıyor Erinç: “Baba tarafım İstanbul’un fethinden sonra Bursa’dan getirilip Eyüp Sultan’a yerleştirilenlerden. Anne tarafım ise Sütlüce’ye 1700’lerde gelenlerden. Ama ben İstanbullu değil Balıkesirli’yim. Nedeni de şu, babamın görevi nedeniyle ben Balıkesir’de doğmuşum. Yani ben bir anlamda Balıkesirlilerin de hemşehrisiyim. İstanbullu olmanın en büyük dezavantajı, hemşehrilik keyfini yaşayamamış olmak. Çünkü İstanbul’a sonradan gelenler bile hep hemşehriliğini yaşıyor. Ama İstanbullular’da böyle bir kavram yok”
Sonra Kadıköy’deki yaşamına geçiyoruz Orhan Erinç’le.. Erinç ailesi Kadıköy’e 1943’de gelir ve Çiftehavuzlar’da Cemal Paşa’nın köşkünün bir bölümünü kiralar…
Orhan Erinç, şimdiki Göztepe Etüt ve Beslenme İlköğretim Okulu ya da daha öncelerinin Taşmektep dediği, o zamanki adıyla 4. Pansiyonlu İlkokul’da eğitimine başlar. Ardından Yeldeğirmeni Atatürk Ortaokulu’na ve Haydarpaşa Lisesi’e gider. Bu arada Göztepe-Ortabahar Sokağa taşınırlar… 60 yıldır da Kadıköy’den kopamaz…
Orhan Erinç, lise yıllarında önce futbola gönül verir. Hilâlspor’un acar bir futbolcusudur. İyi futbol oynar, hatta bir de lakabı vardır, çok zayıf olduğu için kendisine “Cımbız Orhan” derler… Lise yıllarında gönül verdiği başka bir meslek de “gazetecilik” olur.
Erinç’e sıcak sohbetimiz, daha sonra soru-cevap olarak devam etti:
¦ Gazeteci olmaya nasıl karar verdiniz?
Sebebi Fikret Otyam’dır. Benim hayatta tanıdığım ilk gazeteci Fikret Otyam’dır. Üst Göztepe’de Neşe Can Hanım’ın evinde oturuyorduk. Herhalde 1949-50 yıllarıydı.
Neşe Can okumuş, yazmış, kültürlü bir hanımdı. Babası Şurayı Devlet azalığından emekliydi.
Çok itibarlı misafirleri olurdu. Fikret Otyam o zaman Dünya Gazetesi’nde çalışıyordu, aynı zamanda Akademi’de öğrenciydi. Fikret Otyam’ın gelişi önemli bir olaydı.
Oradan aklımda kaldı ki, gazetecilik itibarlı mesleklerden biridir. O gün, “Ben de gazeteci olsam” dedim..
Yani gazeteciliği aklıma düşüren Fikret Otyam’dır.
Sonraları Fikret Otyam’la aynı dönemde, aynı gazetede çalışmanın mutluluğunu da yaşadım.

¦ Gazetecilik okuduktan sonra
basın dünyasına girişiniz nasıl oldu?
Teyzemin eşi Mithat Sertoğlu Vatan Gazetesi’nde çalışırdı, Son Posta’ya tarihi romanlar yazıyordu.
Eniştem beni Son Posta’ya staja götürdü. O dönemde Mustafa Yücel genel yayın yönetmeniydi.
Selim Ragıp Emeç milletvekili olduğu için Çetin Emeç yazı işleri müdürümüzdü. 14 Şubat 1957’de gazeteciliğe onların yanında adım attım.
¦ Son Posta gazetesi birçok ünlü
gazetecinin, gazeteciliğe ilk adım attığı yermiş galiba?
Son Posta 1962’de kapandı. Bizim Gazeteciler albümüne baktığımız zaman, o tarihe kadar birçok ünlü, başarılı gazetecinin mutlaka Son Posta’da çalıştığını görürsünüz. Hatta Son Posta’nın Gazeteciler Cemiyeti ile de bir ilgisi var.
¦ Nasıl bir ilgi?
Benim Cemiyete üye olduğum dönemde Cemiyet’in genel sekreteri Son Posta’nın genel yayın yönetmeni Mustafa Yücel’di. Yücel’in ölümünden sonra ben genel sekreter oldum, daha sonra Leyla Tavşanoğlu oldu. Leyla Tavşanoğlu, Selim Ragıp Emeç’in kızı. Turgay Olcayto genel sekreter oldu, o da Son Posta’da başlayanlardan. Başkanlar açısından bakarsak; Nezih Demirkent bir dönem Son Posta’da çalışmış, Necmi Tanyolaç’la Nail Güreli de Son Posta’da başlamış. Ve şimdi de ben başkan oldum. Yani Cemiyet’in temelinde ve sonrasında

Acar futbolcu
¦ Bildiğimiz kadarınyla sizin bir de futbol hayatınız var...
1952 yılında Göztepe’nin futbol takımı olan Hilâlspor’da başladım. O dönemlerde yaz maçları çok önemliydi. Şimdi apartmanlarla doldu, ama Hilâl’in de bir sahası vardı. Göztepe İstasyonu’nun hemen arkasındaki Rıfat Paşa Çayırı’nday
dı sahası.
Profesyonellik yeni yeni başlamıştı, ama İstanbul’da da 1. Amatör Küme vardı. Orada başladık oynamaya. Birçok maç yaptık, hatta bir maçta Dolmabahçe’de bugünkü İnönü Stadı’ndabile sahaya çıkmıştım. Bir dönem Bülent Eralp çalıştırmıştı bizi. Galatasaraylı paytak Bülent. Şimdi dikkat ediyorum da, Bülent Eralp’in adını bir yerlerde göremiyorum. Oysa, yurt dışına, Almanya’ya transfer olan ilk futbolumuz da oydu.
¦ Siz aynı zamanda koyu bir Fenerbahçelisi’niz. Fenerbahçeliğiniz nereden geliyor?
O da soydan geliyor. Eskiden telgraf direklerine “soydan sünnetçi” diye yazarlardı, biz de soydan Fenerbahçeliyiz. Aşağı yukarı 3 yaşından beri sarı-lacivertliyim. Sporeller, yani Zeki, Hasan Kamil, Arif Sporel annemle kardeş çocuğu.
Fenerbahçe deyince onların adı geçerdi. Ben de işte 3 yaşımdan beri biraz da onların etkisiyle Fenerbahçeli oldum.
¦ Gazetecilik mi, futbolculuk mu diye hiç ikilem
yaşadınız mı?
Yok, o zamanlar futbol para kazandıran bir meslek değildi. Amatör olarak da gazetecilikle futbol birarada gitmedi tabii.. Gazeteciliği bir yaşam biçimi olarak seçerseniz başarılı olursunuz. Hafta içi antrenman, hafta sonu maç. Gazetecinin de hafta sonu olmadığı için, birarada yürümedi. Sonra biz yalnız futbol oynamaz, voleybol ve basketbol da oynardık. Nezih Demirkent mahalleden ağabeyimizdi, Nezih Demirkent ve Sacit Demircan voleybol ve basketbol idareciliği yaparlardı. Futbolun yanı sıra o maçlarımız da vardı.
¦ Tekrar gazeteciliğe dönersek, ilk
önemli göreviniz Yassıada mahkemeleri değil mi? Bir de bu tarihi olayın o zamanlar en genç tanığı sizdiniz.
Yok, benden başka bir arkadaş daha vardı. Ne yazık ki, o döneme tanıklık eden gazetecilerin sayısı her geçen gün azalıyor. Evet, gazetecilik hayatımda en önemli olay Yassıada… Yassıada deyince de, bugün hâlâ kendimi affetmekte zorlandığım bir olay var. 1 Eylül’de irtibat bürosunda basın toplantısı düzenlendi. Herkes duruşmaların ne zaman başlayacağını merak ediyor. Basın toplantısını düzenleyen subay, “G-14 günündeyiz” dedi.
Askerlik yapmıştım ama bu deyimi bilmiyordum. Meğer “14 gün gerideyiz” demek istemiş. Duruşmalar 14 Eylül’de başladı. Ben de “G-14 gününün ne olduğu”nu sormayı akıl edememişim. Hiçbirimiz akıl edemedik, soramadık.
Bu nedenle o hep kafamda kalmıştır “Nasıl atladık o haberi’ diye.
Bugün bile hâlâ kendimi sorgularım. O nedenle de gazetecilikte soru sormanın ve dikkatin ne kadar önemli olduğunu da vurgulamam gerektiğini düşünüyorum.
¦ Cemiyet Başkanımız olarak size “Ne olacak bu basının hali”
diye de soralım...
Gazetecilik kullanmaya ve kullanılmaya çok müsait. Yakın vadede değil belki ama, uzun vadede ben umutsuz değilim. Şunu da söylemek isterim ki, Anadolu’daki meslektaşlarımız basın konusunda çok daha titiz ve çok daha ilkeli. Gazeteci bin lira kazanıyorsa bin liralık yaşamalı. Haydi basın kartımız var, 1200 liralık yaşarız. Ama eğer 5 bin liralık yaşamaya kalkarsan, bir yana bağlı olmak zorundasın.
Bir de gazeteler uymasa da, en beğenmediğimiz gazetelerde bile gazetecilik kurallarına uyan köşe yazarları var. Yani ben gazeteciliğin bugününden değilse de, geleceğinden umutluyum. Bugüne gelirsek, gazeteler ne yazık ki ya savunma ya da saldırı aracı oldu.
Önce bunu kırmak gerekir. Türkiye’de genelde gazetecilik siyasi akımlara göre kendine yön veriyor.
Ama dediğim gibi gazeteler ne kadar çıkarına yakın yayın da yapsa, o gazetenin dimdik duran, gazeteci gibi gazetecilik yapan yazarları var.
Gazetecilikle siyasetin iç içe girmesinin getirdiği sonuçların yanı sıra Orhan Erinç, eski bir gazeteci-ki kendisine dinozor gazeteci diyor-ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olarak, gazetelerin siyasetle iç içe girmesi ile gazete ticaret ilişkileri kadar iki önemli olaya daha değiniyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç, bu önemli iki olay hakkındaki görüşlerini şöyle dile getiriyor:
“Ne yazık ki, uzmanlık alanlarına fazla önem vermemeye başladık ve Türkçe’yi önce gazete sayfalarında katlettik.
Bu ikisi de sıradan görünse bile çok önemli iki unsur.
Bir de şu var, artık Türkiye’de herkes her şeyi çok iyi biliyor, sen bir konuda ‘bilmiyorum’ dersen bir tuhaf bakıyorlar insanın yüzüne…
Gazeteler eski itibarlı günlerine dönecek, ama sosyal bir dönüşüm de şart bence…”



Geri - Back